Çırpınış

e887b_doga-gun-batimi-bulutlar-ve-kuslar-facebook-kapak

 

Penceremi döven tıkırtılar, başı dumanlı kızılımsı bir gölge, hanemdeki velvele… Perdeyi araladığımda, odamdaki gölgenin dışarıdaki cüssesi ejderha gibi yüzüme kıvılcımlar saçıyordu. Tıkırtıların odak noktasında ise küçük dostum Akgül vardı. Çaresizliğin girdabında çırpınıyordu. Kendimi bir anda dehşetin derinliklerinde buldum.

Yarenlerimin yuvasına har düşmüştü. Alevler, küçük dostlarımın barındığı odunluğu sarıp sarmalamıştı. Odunluğun bir kısmını kümes ahalisi, çatı altını da güvercinlerim mesken tutmuştu. Komşular seferber olmuş, çaydan su taşıyıp küreklerle toprak atarak, alevleri bertaraf etmeye çalışıyorlardı.

Yangından kurtulan güvercinlerim, alevlerin esir aldığı yavrularını kurtarabilmek için pervasızca çırpınıyorlardı. Yüreklerine düşen ateşi söndürmek için, boylarından büyük kovaları gagalarına sıkıştırarak çaydan su taşıyorlardı.

Güvercinlerimin çaresizliği, yüreğime kasvet getirmişti. Onların imdadına koşmalıydım. Üzerime sinen korku ve şaşkınlıktan sıyrılarak iki kova alıp çaya koştum. Doldurduğum kovaları çabucak getirebilmek için hayli çaba harcıyordum. Taşıma suyla tehdit edilen ateş sanki daha da güçlenip şahlanıyordu. Alevlerin galibiyet için sıçrayışları canımızı yakıyordu. Zayıf kalıyorduk, ateşin gücü karşısında.

Alevler yüzüme kıvılcımlarını üfledikçe, içten içe yağmur duası etmeye başladım. Bu hararet, taşıma suyla sönecek gibi değildi. Kafamı kaldırıp semaya baktığımda, uzaklardaki yağmur bulutları gözüme ilişti. Çakan şimşekler ufuk çizgisini bariz bir şekilde aydınlatıyordu. Onları başımın üstüne davet etmek istiyordum. Bir avaz seslendim:

-Yetişin gri bulutlar! Yarenlerime har düştü. Salınmayın, buraya gelin…

Haykırışlarım semaya ulaşıp hüsran olarak üzerime yağıyordu. Heybetli bulutlar beni duymayacak kadar uzaktalardı. Uçabilseydim, bir tanesinin elinden tutar getirirdim.

Çocuk ruhumun en uçuk hayali olan uçmak, aklıma müthiş bir fikir düşürmüştü. Kovaları bırakarak güvercinlerin peşinden koşup en sevgilime seslenmeye başladım:

“Akgül, aklıma dâhiyane bir fikir geldi. Yanıma gel de anlatayım.”

Telaşlı çırpınışlarla geldi.

“Çabuk söyle, bekleyecek zamanım yok.”

“Şu uzaktaki bulutları görüyor musun? Beni oraya uçurursanız, o bulutlardan birini buraya getirebiliriz.”

Akgül’ün simasını aniden öfke kapladı.

“Küçük hanım, sen yine uçma sevdasına kapılmışsın. Keyfi uçmanın sırası mı şimdi? Biz cananlarımızı kurtarma derdindeyiz. Teessüf ederim ki beni çok kırdın.”

Kovasını alarak tekrar havalandı. Her gün onun kulaklarına, uçmak adına fısıldadığım hayallerden dolayı beni yanlış anlamıştı. Onlar çaresizliğin pençesindeyken, ben zevkusefa düşünebilir miydim? Tüm samimiyetimle konuşmaya devam ettim:

“Ne olur beni yanlış anlama. Bu ateşi söndürmenin yağmurdan başka çaresi yok. O bulutları buraya getirmeliyiz. Fikrimi yabana atma!”

Arkasından koşarak düşüncelerimi açıklamaya çalışıyordum. Beni duymazdan geldiğini sanıyordum ki, bir anda havada taklalar atmaya başladı. Sonra kanatlarını kapatarak yere indi. Ne olduğuna anlam veremedim. Tüm güvercinleri etrafına topladı. Uğuldayarak onlara bir şeyler anlattı ve sonra bana döndü:

“Küçük hanım, fevri davranışımı affet. Söylediklerin şu an için en ideali. Hazır mısın?”

Ani bir karar veren Akgül’üm beni tarifsiz bir duygunun cenderesinde bırakmıştı. Şaşkınlığım dilimi bağlamıştı. Kafamı sallayarak hazır olduğumu belirttim.

Güvercinlerim etrafımı sararak, ayaklarımı yerden kestiler. Her saniye biraz daha semaya tırmanıyordum. Metrelerce yükseldim. Sevgili dostlarımın yüreklerindeki yangını söndürebilmek için çırpınıyordum. Hayallerime, kederli bir vesile ile erişmiştim. Bir süre kanat çırptıktan sonra yağmur bulutlarına ulaştık.

Gürültülerinden korktuğum haşmetli bulutların başucundaydım. İlk defa onlara bu kadar yakın olmuştum. Hayata karamsar bakan gri bulutların gözyaşlarıyla ıslanıyordum. Bekleyecek zaman yoktu. Bulutlardan birinin koluna girerek çekmeye başladım. Güvercinler de etrafını kuşattıkları bulutu itmeye çalışıyorlardı. Lakin gücümüz kâfi değildi. Onca çabaya rağmen bulutu yerinden kıpırdatamıyorduk. Daha kalabalık olmalıydık.

“Akgül, birilerini bulup yardım istemeliyiz.”

“Küçük hanım, gece yarısı kimi bulacağız?”

Akgül haklıydı. Tüm kuşlar uykudaydı. Çaresizlik etrafımızda dönerken, alaca karanlığın eteklerinde bir grup kanatlı uçuşuyordu. Kim olduğunu anlamaya çalışırken, Akgül seslenmeye başladı.

“Yarasa kardeş, yarasa kardeş! Yardımınıza ihtiyacımız var.”

Biri hızla yanımıza geldi.

“Hayırdır güvercin kardeş, ne yapıyorsunuz bulutun etrafında?”

“Yangınlardayız gece kuşu. Yarenlerimiz alevlerin arasında esir kaldı. Yağmur bulutunu götürmeye çalışıyoruz; ama gücümüz yetersiz. Bize yardımcı olur musunuz?”

“Elbette… Hemen arkadaşları çağırıp geliyorum.”

Kısa bir süre sonra yarasalar imdadımıza yetiştiler. Bulutun her tarafı kanatlarla kaplandı. Omuzlarımda bulut, kollarımda güvercinler, etrafımda yarasalar… Adeta devasa bir kanatlı olmuştuk.

Hızla getirdiğimiz bulutu alevlerin üstüne bıraktık. Kovalarla taşıdığımız suya çemkiren alevler sus pus olmuşlardı. Güvercinlerim sevinç gösterisi yapıyordu.

Alevler söner sönmez yarenlerimin yanlarına koştum. Güvercinlerim teşekkür etmek için, yavrularıyla birlikte tam kadro etrafımı sardılar. O denli büyük bir yangını zayiatsız atlattık derken, baykuşlar geldi yanımıza. Çatının saçağına oturarak sevincimizi kıskanırcasına kem gözlerle bakıyorlardı. Uğursuzluk vesvesesine kapılarak, baykuşlara çakıl taşları atmaya başladım. Attığım her taş baykuşlara erişmeden pencerenin camına değiyordu.

-Tık, tık, tık…

Baykuşların uzaklaşması için etrafta koşturmaktan bitap düşmüştüm.  Nefesim daralmaya başlamıştı. Kesintisiz öksürüklerle tıkanan ciğerlerimi açmaya çalışıyordum. Yüzüme vurulan tokatlarla uyandığımda, kül olduğunu sandığım başı dumanlı kızıl gölge beni boğmaya çalışıyordu.

 

 

Yazan: Sevgi KORKUSUZ

Kayıp

Paul%20Gauguin%2027%20Old%20Man%20with%20Staff,%201893

Kalem topuklu ayakkabısının tıkırtısı kaldırım taşlarının ruhunu sarmıştı. Alımını, çalımını tıkırtıları dile getiriyordu. Ahenkle yürürken, gözüne ilişti. Umursamazdan gelse de nafile… Adımlarındaki ritim tereddütte düştü. İmajının zedelenmesini göze alıp, hızlıca geri dönerek yerdeki cüzdanı aldı.

Yolun karşısındaki esnafları göz ucuyla süzdü. Görmüşler miydi acaba? Hanımefendi kişiliğine olumsuz bir sıfat iliştirilmesinden endişelense de arabasına binip cüzdanı karıştırmaya başladı. Pahalı bir cüzdan değildi. İşportacılarda satılanlardandı. Emekli ya da asgari ücretle çalışanın olabilirdi. Sıra, dıştan inceleyip tahmin yürüttüğü cüzdanın içini açmaya gelmişti. Dört yüz lira ve birkaç kuruş bozuk para… Ne kartvizit, ne kimlik, ne de bir evrak…

Fermuarlı bölmeyi açtı. Köşeleri kıvrılmış, yüzeyinde ince kırışıklar oluşan, siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Uzun uzun inceledi. Eskilerin alışkanlığıydı, cüzdanda sevdiklerinin fotoğrafını taşımak. Emekliye ait olma ihtimali güçlenmişti. Büyük olasılıkla, güzel fotoğraflar çeken akıllı telefonu da yoktu.

Cüzdan sahibinin özgeçmişini tahmine dayalı hayal ediyordu. Bir eli yavrusunda diğeriyle eşinin omzunu kavramış mertçe. Küçük kız nasılda sıkı tutmuş, babasının elini. Hanım utangaç, çocuk tedirgin… Kafasına siyah örtüyü geçirip, kuvvetli flaş patlatan fotoğrafçı ve mekânın ürkekliği her simaya farklı duygular yüklemiş. Birbirine bakarken utanan çiftlerin aynasıydı, siyah beyaz fotoğraflar. Utanır, “seni seviyorum” diyemezler; lakin yüreğinde taşır koynunda saklarlar. Unutulmaya yüz tutmuş mahcubiyetin asıl suretiydi…

Telefonun sesiyle irkildi. Sekreter toplantıyı hatırlatıyordu. Hayalini saran, hatırını zorlayan fotoğrafı cüzdanla birlikte çantasına attı. Biraz gecikmelide olsa toplantıya iştirak etti. Projeler, reklam filmleri, verimlilik… Tüm detayları gözden geçirirken, zihnini siyah beyaz bir film işgal etmişti. Ara sıra çantasını açıp, fotoğrafa bakmaktan kendini alıkoyamıyordu. Bir türlü adapte olamıyor, dâhiyane fikirlerini masaya yatıramıyordu. “İyi misin?” edasıyla bakınan patronuna olumsuzluk yansıtmaktan kaçınıyordu. Cüzdanı biran önce sahibine ulaştırıp zihnindeki kargaşayı ve omuzundaki vebali atmalıydı. Toplantı akabinde gazeteyi arayıp kayıp ilanı verdi.

Ertesi gün çalıştığı şirket, ilanı görenlerin akınına uğradı. “Kaybı olan ne çok insan varmış!” dedirten kalabalığı bekleme odasına aldırdı. Kayıp cüzdanın eşkâlini anlatanların çoğu, gözden sürme çalanlardan oluşuyordu. Samimiyetine güvenmediklerini kibarca gönderiyordu. Son birkaçı asıl kayıp sahipleriydi. Belliydi, bir şeyler kaybettikleri. Hileye başvurmadan, laf kalabalığı yapmadan anlatıyorlardı. İçlerinden biri hiç konuşmadı. Kasketi elinde söz sırası bekler gibi uzun müddet oturduğu koltuktan kalkıp ağır adımlarla gitmeye yeltendi.

“Durun lütfen! Siz cüzdan kaybetmediniz mi?”

“Kaybetmiştim ama ne bileyim, o değil herhâlde.” Diyerek dudağını aşağı eğdirdi.

Genç kadın, diğerlerinin anlatılarına dayanarak cüzdanın sahibi olmadıkları gerekçesiyle yol gösterip, müsaade verdi. Sonra ihtiyara dönüp eliyle koltuğu işaret ederek:

“Buyurun amca sizi dinliyorum!” dedi.

Az önceki gibi yine koltuğun uç kısmına oturdu.

“Emekli maaşımdan arta kalandı. Alışveriş yapıp faturaları ödemiştim. Ceketimin cebindeki söküğü unutmuşum. Gözüm iyi görmüyor ki söküğümü dikeyim. Gözüm görse de ellerim titriyor… İşte o kalan parayı yapamadığım işler için ayırmıştım. Konu komşudan yardım isteyip, karşılığında da harçlık veriyorum. Ah ihtiyarlık ah! Kapıya konacak gibi değil. Hele sahipsizsen daha vahim…”

İsyandan, şikâyetten korktu. “ Şükür halime!” Dedi ve devam etti.

“Yine de paradan ziyade içindeki fotoğraf derdindeyim. Gözlerimdeki hayali kuvvetlendiren son fotoğraftı.” Diyerek çatallaşan sesini öksürerek açmaya çalıştı. Sehpadaki sulardan birini açıp birkaç yudum içti. Yüreği oynamıştı yerinden.

Genç kadın çantasından çıkardığı cüzdanı uzattı. İhtiyar fotoğrafı eline aldı. Derince soluklandı. Mutluluğu çizgili simasını esnetmiş, boncuk gözlerinin donukluğu silinip parlamıştı. Minnet edasıyla bakarak: “Sağ olasın kızım, bana en büyük serveti bağışladın. Berhudar ol!” Dedi.

Çok mu garip olurdu, hayat öyküsünü dinlemek istemesi. Anlatır mıydı acaba? İhtiyarın derinlerdeki yarasını deşse… Omzundan attığı vebale yenisini ekler miydi? Bu denli unutulmamak gıpta ettiği tek değerdi.

“Amca, anlatmak isterseniz dinlerim…” Dedi. O hikâyenin kaybolmuşları sanki birçok eksiğin diğer yarısıydı. İhtiyar, fazlasıyla minnet duyduğu genç kadının bu ricasını kıramazdı.

Dirseklerini dizine koyup öne doğru eğilerek elindeki fotoğrafa daha da yaklaştı: “Acemiydim, araba sürmeyi yeni öğrenmiştim. Ne büyük hevesti… Babamdan düşen bağın parasıyla almıştım. Kızımı, karımı birkaç kez kıra götürmüştüm. Çok uzaklara gidemiyordum. O gün Ümmü’ yü köyüne, anasının, babasının elini öpmeye götürecektim. O’nu kaçırdığımdan beri ailesi bize garez etti. Kırgınlık bitsin istemiştim. Üç buçuk yaşındaydı kızım. Öpmeye doyamadığım kızım, bakmaya kıyamadığım karım… Araba derin bir yardan aşağı devrildi. Kaç takla attığını bilmiyorum. Günler sonra hastane odasında kendime geldiğimde dünyam başıma çoktan yıkılmıştı. Ümmü’mü toprağa vereli bir hafta olmuş. Kızım ise kayıp. “Dereye düşmüş su götürmüştür.” dediler. Aylarca gezdim dere boyunu… Velhasıl, bu fotoğraf güzel günlerimin yadigârı. Sen sen ol, kimseyi çok sevme kızım. Sonra insanın gözünde kalıyor…”

Genç kadın, düştüğü uçurumdan çıkarak gözyaşını silip bir soru daha sordu.

“Kızınızın ismi neydi?

“Zeliha idi… Ben onu ‘Kulağı benli Zelham’ diye severdim. Sol kulak ucunda irice beni vardı; annesi gibi…”

Hıçkırarak gerdanına dökülen sarı röfleli saçlarını ensesine toplayıp toka taktı. Sonra kulak ucunu kapatan büyük halka küpeleri çıkardı. Koltuğundan kalkıp önünde diz çökerek ellerini öpmeye başladı. İhtiyar şaşırmış, tepeden tırnağa titriyordu. Genç kadına dikkatlice baktığında gözlerinde Ümmü’yü gördü.

 

Yazan: Sevgi Korkusuz

Duraksızlar

103669

Göz ucuyla gül demetlerini süzerken ansızın yakalanmıştım. İlgilenmediğimi belirtmek babında yönümü diğer tarafa çevirsem de, kaçamak bakışımlarımla duygularımı ele vermiştim. Kucağındaki kırmızı gülleri pazarlamak için, arabama yaklaşarak camı tıklamaya başladı.

“Güzel ablam al bir demet, sevindir içindeki kızı…”

Nasıl anlamıştı, içimdeki kızın çiçek sevdiğini? Yoksa falcı mıydı? İster istemez çiçekçi kadınla göz göze geldim. Kayıtsız kalamadım. Camı birkaç parmak indirerek fiyatını sordum:

“Kaça veriyorsun gülleri?”

“Yirmi beş ama senin için yirmi olsun be ya…”

Hemen bir demeti ayırarak bana uzattı. Pahası zihnimde gezinirken içimdeki kız fısıldadı:

“Kendi ellerinle alacağın gül demetinden ne kadar haz alabilirsin ki?…”

Alelâde bir tavır takınarak, “Sordum sadece, almayacağım!” dedim.

Laubali bir sesle ısrarcı olmaya başladı:

“Adi be güzel ablam, on beşe bırakayım, boş çevirmeyesin elimi…”

Alma niyetinden tamamen vazgeçmiştim. Camı kapatarak ağır işleyen trafiğe uygun hızla ilerlemeye devam ettim. Sinirlenmişti. Öyle ya, belki alabilirdim. Söylenerek diğer arabanın şoförüne gitti.

Henüz birkaç dakika geçmişti ki, iki üç araç ileride küçük bir kız çocuğu gözüme ilişti. Keşmekeş trafikte hayat bulan, soğuk ve sıcağın tesir etmediği duraksızların küçük bireyi, arabaların camına vurarak şoförlerden para istiyordu. Kenarı saçaklanmış kazağı, ince şifon eteği, rengi bozarmış taytı… Üstündeki kıyafetler hava şartlarına uygun değildi. Sandaletteki çorapsız ayaklarının üşüdüğünü hissetmiyor belki de üşümüyordu.

“Ablacığım bir ekmek parası…” diyerek kirden kararmış ellerini cama vurmaya başladı. Az önce o elleriyle bir parça simit ağzına atmıştı. Pasaklı ama sağlıklı görünüyordu. Burnu dahi akmıyordu.

Trafik durma noktasındaydı. Küçük ellerini ısrarla açarak, saklanan merhameti ortaya çıkarmaya uğraşıyordu. Vurdumduymazlığın ağır geldiği bir noktadaydım. Gün boyu sadece simitle açlığını gidermiş olma ihtimali aklıma geldikçe, umursamaz tavrım bertaraf olmaya başladı.

Hızlı bir hamleyle cüzdanımdan birkaç lira çıkararak araladığım camdan uzattım. Bronzlaşmış teninde hafif bir gülümseme peyda oldu. Bakımsız kumral saçlarını arkaya iterek “Sağ ol abla.” dedi ve arkadaki arabaya doğru ilerledi.

Onu aynadan süzmeye devam ediyordum ki, bir anda arabamın etrafı kuşatıldı. On, on iki yaşlarında üç erkek çocuk, kirli suları akan süngerlerle camları silmeye başladılar. Çocuklara, silmemelerini işmarla izah etmeme rağmen geri çekilmiyorlardı. Israrcı olmaları canımı sıkmıştı. Sanki arabanın içini teftiş ediyorlardı. Ani gelişleri, hal ve tavırlarından ürkmüştüm. Elinde bir poşet kâğıt helva ile gezinen adam ise beni adeta göz hapsine almıştı.

Çok kısa bir sürede camları silerek paralarını alma telaşına kapıldılar. İstemediğim bir hizmetin ücreti yakama yapışmıştı. Yalnız oluşum korkularımı güçlendiriyordu. Kapı kilidini kontrol ederek rahatsızlığımı seslendirdim. Kornaya bastıkça, sinirlenip küfrederek camı yumruklamaya başladılar. Kilitlenmiş trafik, çocukların hırçın tutumlarından sıyrılmama müsaade etmiyordu. Yan şeritteki arabanın şoförü camı açıp, beni savunurcasına tepki vermeye başladı:

“Ne yapıyorsunuz siz? Uzaklaşın çabuk… Şimdi arıyorum polisi…”

Korkmadılar. Daha pişkin bir tavır alarak:

“Abi arabasının camlarını temizledik, paramızı vermiyor. Versin gidelim!”

Cüzdanımda ki bozuk paralarımı bronz tenli kıza vermiştim. Evet, evet! Ona para verirken, cüzdanımda ki birkaç banknotu görmüştü sanırım. O masum kızın beni işaret ettiğini düşünüyordum. Olayın boyutu değişiyor, görünenin aksine derinleşiyordu.

Ayağımı frenden çekerek gaz pedalına dokunup, açılan mesafeyi kapatarak sıyrılmak istedim. Benim gitmeye yeltendiğimi fark edince arabanın seyrine uygun adımlarla hareket etmeye çalıştılar. Çocukların ayaklarını ezme endişesiyle gaz pedalına bir basıyor, bir çekiyordum. Ben durakladıkça onlar sataşmaya devam ediyordu. Yan arabadakiler, duraklamadan devam etmemi izah etmeye çalışıyorlardı. Gidip gitmemek arasında tereddütte kalmıştım ki fevri bir kararla gaz pedalına hızlıca bastım. Biri çekildi diğer ikisi düştü. Bağrışmaya başladılar:

“Ayağım ezildi, ayağımı ezdi bu…”

Ağlayarak bana küfürler savuruyordu. Aynadan gördüğüm kadarıyla onlardan biri yerde kıvranıyordu. Sanırım arabayla o çocuğun ayağının üstünden geçmiştim. Onun çırpınışları beni bir anda vicdan parmaklıklarının arkasına attı. İçim ezildi sanki. Arabadan inip bakmak istedim ama başıma ne geleceğini kestiremiyordum. Görünmez kazanın sanığı olmuştum. Oysa yoluma devam etmekten başka kastım yoktu.

Çocuk can havliyle bağırarak ağlıyor; ağladıkça herkesi başına topluyordu. Az önce etrafımda gezinen kâğıt helvacı, bronz tenli kız, çiçekçi kadın… Civardaki tüm duraksızlar koşuşturarak geldi. Çiçekçi kadın çok heybetliydi. O adam, camı kırmak istercesine yumruklamaya başladı. Yüreğimdeki korku bedenimi istila etmiş titretiyordu.

Kapı kolundaki bölmede taşıdığım biber gazına usulca elim ilişti. İki sene önce almıştım; kötü ihtimalleri göz önünde bulundurarak. Lakin paniklediğim bu durum karşısında savunma aracını doğru kullanabileceğimi sanmıyordum. Püskürteceğim biber gazı, onlardan ziyade beni etkileyebilirdi. Kendimi nasıl kollayacağımı bilemiyordum.

Birkaç dakika önce yolumda seyrederken, ansızın bir cenderenin içine düşmüştüm. Polisi aramalıydım. Bunların elinden kurtulup adalete teslim olmalıydım. Halimi ahvalimi karakolda hatta mahkemede izah edebilirdim. Belki de hâkim beni hatalı görüp dört duvar cezası verecek.

Bana muhtaç bir bebek ve diğer çocuklarım… Aniden hapishane karanlığı üstüme çöktü. Tam bu dehşet düşüncelerle ağlamaya başlamıştım ki polis sirenlerini duydum. Kötü sonun başlangıcı derken, motosikletli polislerin gelişiyle yerde kıvranan çocuk hızla ayağa kalkıp ilerlemeye başladı. Arabamın etrafındakiler sağa sola savuştular. Neler oluyordu?

Arabaya yaklaşan polise camı açtım. Şaşkına dönmüştüm. Olayı nasıl izah edeceğimi düşünürken, polis:

“Devam et, trafiğe uyum sağla!” diye anons tarzında bir konuşma yaptı.

“O çocuğun ayağını ezmiştim… Nasıl olur?..”

Hızla ilerleyen çocuğa bakarak:

“Ayağı ezilmişe hiç benzemiyor. Siz devam edin, duraklamayın!”

Yazan: Sevgi Korkusuz